Modern çağda iç huzur, kaçırdığımız kısa bir boşluk. Neden sürekli acele etme zorundayız?
İç huzur meselesini ne zaman düşünsem, kelimenin kendisi bana fazla düzgün geliyor. Sanki düzenli bir hayatın, doğru kararların ya da biraz disiplinin doğal sonucuymuş gibi. Değil.
Modern çağda huzur, çoğu zaman bir hâl değil, bir ara. Zihnin kendi kendine konuşmayı bıraktığı kısa bir boşluk. Nadiren yakalanıyor, çabuk kaçıyor.
Sorun şu ki biz artık huzursuzluğu istisna saymıyoruz. Varsayılan durum bu. Sürekli bir şeye yetişmemiz, bir şeye tepki vermemiz, bir şeye dair fikrimiz olması gerekiyormuş gibi. Hayattan alacağın varmış gibi sert bir mücadele içinde olmazsan geride kalacakmışsın hissi, neredeyse ahlaki bir zorunluluk hâline gelmiş durumda.
O yüzden iç huzur çoğu zaman yanlış yerden aranıyor. Daha sakin bir hayat, daha az iş, daha çok tatil… Bunların hiçbiri kötü değil ama mesele bunlar da değil. Çünkü dışarıyı ne kadar sadeleştirirsen sadeleştir, zihnin içindeki hız aynı kalabiliyor.
Modern çağda asıl yoran şey yoğunluk değil, parçalanma. Düşüncenin sürekli bölünmesi. Bir şeye tam olarak giremeden başka bir şeye çekilmek. Bir cümleyi bitiremeden başka bir fikre kapılmak. Gün sonunda da “bugün ne yaşadım?” sorusuna net bir cevap verememek.
Aslında bu huzursuzluk yeni değil. Sadece daha gürültülü. Farabi, insanın iç düzeni bozulmadan dış dünyanın düzenlenemeyeceğini söylerken bugünü anlatmıyordu belki ama aynı kırılmayı işaret ediyordu. Platon’un ruhun kendi içindeki uyumuna dair arayışı, bugün dikkatini toparlamaya çalışan biriyle çok da uzak değil. Buda’nın ısrarla döndüğü nokta da benzerdi: Acı, çoğu zaman dış koşullardan değil, zihnin tutunma biçiminden doğuyordu.
Fark şu ki onlar bunu sessizlik içinde düşünüyordu. Biz ise aynı soruları, sürekli bölünerek sormaya çalışıyoruz.
İç huzur belki de bu yüzden “iyi hissetmek” değil. Daha çok, dağılmamaktır. Zihnin aynı anda on yerde olmaması. Kendi düşünceni takip edebilecek kadar yavaşlayabilmesi.
Bazen huzur sandığımız şeyler de aslında sadece uyuşturucu. Dikkatini dağıtan şey sustuğunda gelen geçici rahatlama. Ama düşünce geri geliyor. Çünkü mesele gürültü değil, gürültüye refleksle cevap verme alışkanlığı.
Modern çağda iç huzur biraz da şunu kabul etmekle başlıyor olabilir:
Her şeye yetişmek zorunda değilim.
Her fikri taşımak bana düşmüyor.
Her çağrıya cevap vermem gerekmiyor.
Bu kabulleniş büyük bir aydınlanma gibi gelmiyor. Daha çok omuzdan ağırlık indiren küçük bir hareket gibi. Dışarıdan bakınca fark edilmiyor ama içeride alan açıyor.
Belki de huzur, eklenen bir şey değil.
Çıkarılan bir şey.
Daha az ses.
Daha az acele.
Daha az kendini ikna etme çabası.
Modern çağda iç huzur, her şey yolundayken değil;
her şey dağınıkken bile zihnin bir köşesinin acele etmemesi.
Ve sanırım bu, bulunacak bir şey değil.
Sadece bazen, kısa süreliğine, orada olan bir şey.
